Yayla Evi mi Altın mı Tartışması

 

Yayla Tartışması
Yayla Tartışması


Mersin’in sıcağı nemle birleşip insanı nefessiz bıraktığı o meşhur Temmuz akşamlarından biriydi. Salih, balkonda atletle oturmuş, vantilatörün önünde serinlemeye çalışırken gözlerini kapatmış, hayalinde Çamlıyayla’nın (Namrun) o buz gibi suyunu ve kekik kokan yayla havasını canlandırıyordı.

"Hülya," dedi Salih, sesindeki özlemle. "Hanım, bak bu sene de aşağıda kalırsak vallahi billahi sıcaktan buhar olup uçacağız. Gel şu yayla evini tutalım, mangalı körükleyelim, serin serin yatalım. Ciğerimiz soldu nemden!"

Hülya Hanım, elindeki yelpazeyi hızla sallayarak içeri girdi. Ama derdi sıcakla değil, ekonomiyleydi. "Aman Salih, yine başladın yayla diye! Her sene aynı terane. Oraya vereceğimiz kira parası ne kadar biliyor musun sen? Geçen sene sorduğun yer bu sene iki katı olmuş. Ben o parayı dağ başına, börtü böceğe mi yedireceğim?"

Salih heyecanla yerinden doğruldu: "Ya ne dağ başı hatun? Namrun diyorum, yayla diyorum! Akşamları hırkayla oturacağız diyorum. Bak buradaki mangalın tadı yok, et sıcaktan kendini salıyor. Orada o etin cızırtısı bile bir başka senfoni gibi gelir insana."

Hülya Hanım kolunu havaya kaldırdı, boş bileklerini göstererek söze girdi: "Bak buraya bak Salih! Bu kollar neden boş? Sen o parayı üç aylık yayla kirasına gömeceksin, sonra Eylül gelince elimizde ne kalacak? Koca bir sıfır! Ama o parayı altına yatırırsak, şöyle şıkır şıkır iki bilezik alıp koluma taksam... Hem yatırım olur hem de düğünlerde 'Hülya ne takmış' diye bakarlar. Yaylada seni kim görecek? Çam ağaçları mı?"

"Yahu hatun, altın yenir mi? Altın serinletir mi?" dedi Salih isyan ederek. "Düğünde millet bileziğine bakacak diye ben burada vantilatöre sarılıp mı uyuyayım? Mangalın başında o dumanı ciğerime değil, yaylanın temiz havasını çekeceğim ben. Hem o bilezikler kolunda ağır gelir, sıcakta terletir seni!"

Hülya Hanım mutfaktan elinde bir bardak ılık suyla döndü: "Terletsin Salih, asil teridir o! Sen orada mangal yakacaksın diye ben bütün gün yayla evinin örümcek ağını mı temizleyeceğim? 'Hadi Hülya köz getir, hadi Hülya salata yap...' Alırım bileziğimi, burada klimayı açarım, kolumu da şöye uzatırım; yattığım yerden parlamasını izlerim. Sen de git yaylada is kokan atletinle otur!"

Salih pes etmeyerek son kozunu oynadı: "Bak Hülya, eğer gidersek o çok istediğin bakır semaveri de alacağım. Akşamları yıldızların altında çay içerken dersin ki; 'İyi ki gelmişiz Salih, meğer huzur altından daha değerliymiş.' Hem mangalda pirzola da yapacağım, hani senin o sevdiğin terbiyeli olanlardan..."

Hülya Hanım bir an duraksadı, pirzola fikri aklını çeler gibi oldu ama hemen toparladı: "Pirzolayı kasaptan alır, balkonda yeriz! Üstüne de bir çeyrek altın parası artar. Salih, boşuna nefes tüketme. O yayla kirası dediğin şey benim kolumda 'yatırım' olarak kalacak. Seneye o bilezik iki bilezik olur, o zaman seninle yayla değil, İsviçre Alpleri’ne gideriz!"

Salih başını ellerinin arasına aldı: "İsviçre Alpleri mi? Hanım, biz daha Erdemli’den yukarı çıkamıyoruz bilezik sevdana! Vallahi bu gidişle ben balkondaki saksıların arasına mangal kurup 'yayla burası' diye kendimi kandıracağım."

Hülya Hanım, hayali bileziklerini koluna takıyormuş gibi yaparak zafer dolu bir edayla gülümsedi: "Kur Salih kur... Ben de o mangalın ışığında bileziklerim nasıl parlıyor diye bakarım. Hem altın her zaman yükselir ama senin yayla havası uçup gider!"

Salih, nemden yapış yapış olmuş alnını silerken, seneye bu tartışmayı kazanmak için şimdiden başka bir strateji düşünmeye başlamıştı bile.

Yorumlar

Popüler Yayınlar