Yasevinde Yemek Oyunları: Büyük Firar
Tabldot Diplomasisi: Büyük Firar
Taziye evi o gün, bir cenaze evinden ziyade, uluslararası bir zirvenin yemek salonunu andırıyordu. Uzun masalar yan yana dizilmiş, sandalyeler tıklım tıklım dolmuştu. Ortamda ne bir hıçkırık ne de bir ağıt vardı; sadece "Ömür Yemekçilik"in metal tencere kapaklarından çıkan o ritmik ses duyuluyordu.
Masadaki Soğuk Savaş
Selim, orta sıradaki masalardan birine, çıkış kapısını tam karşıdan gören bir "gözlem kulesi" edasıyla yerleşmişti. Ayakkabılarını çıkarmak zorunda kalmaması onun için büyük bir avantajdı; çünkü kaçış anında bağcıklarla vakit kaybetmek, hocanın ikinci duasına yakalanmak demekti.
Masada oturan dört kişi, sanki birbirini hiç tanımıyormuş gibi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ancak yemek şirketi görevlisi önlerine köpük tabakları bıraktığı an, bu sessizlik yerini profesyonel bir çatal sesine bıraktı. Selim yanındaki amcaya baktı; adam az önce "Vah vah, dünya boş" diye iç çekerken, şimdi tabağındaki kavurmanın yağıyla pilavını homojen bir şekilde karıştırmak için mühendislik harikası hamleler yapıyordu.
Yemek Duası ve Büyük Plan
Yemekler bittiğinde, o meşhur "geçiş aşaması" başladı. Henüz yemek duası okunmamıştı. Selim, masanın altından bacaklarını kapıya doğru hafifçe çevirdi. Masadakiler de benzer bir "tetikte olma" halindeydi. Herkes birbirinin gözüne bakıyor ama kimse ilk "saygısızlığı" yapıp kalkmak istemiyordu.
Derken, hoca eline mikrofonu aldı. "El-Fatiha..." dediği anda, salonda kolektif bir hareketlenme yaşandı. Bu, aslında bir dua çağrısı değil, Selim ve diğerleri için "yarışın son 100 metresi" işaretiydi.
"Amin" Demeden Kaybolanlar
Kural basitti: Hoca duayı bitirip o ikinci, uzun Fatiha’yı istemeden salonu terk etmeliydiniz. Selim, hoca daha "Merhumun ruhu için, hayırların fethi için..." derken, ceketini sanki çok üşümüş gibi omzuna attı ve masadan hafifçe doğruldu.
O an fark etti ki, koca salonda bir "tektonik kayma" yaşanıyor. Onlarca kişi, sandalyelerini gıcırdatmadan, parmak uçlarında kapıya doğru süzülüyordu. Masada oturan ve tabağını ekmekle sıyıran o yaşlı amca bile, bir anda olimpiyat atletine dönüşmüş, Selim’in önünden kapıya doğru depar atmıştı.
Dışarı çıktığında Selim, kapının önünde biriken "firariler" kalabalığına karıştı. İçeriden hocanın yankılanan sesi geliyordu ama dışarıdaki herkes bir anda "çok meşgul" birer iş insanına dönüşmüştü. Biri hayali bir telefonla konuşuyor, diğeri saatine bakıp "Eyvah geç kaldık" tiyatrosu yapıyordu.
Selim, taziye evinin pencerelerine bakıp gülümsedi. Mide dolmuş, görev tamamlanmış, o meşhur "ikinci Fatiha" bariyerine takılmadan sokağa çıkılmıştı. Bir kez daha kanıtlanmıştı ki; taziye evinde en hızlı koşanlar, en çok üzülenler değil, karnı en çok doyanlardı.

Yorumlar
Yorum Gönder